RC 76 yani Robert Kolej sınıf arkadaşları ile çok güzel bir gün yaşadık. Sınıf arkadaşımız sevgili Roni Rodrigue önayak olup bize bir Balat-Fener turu organize etti. Bir ay öncesinden programı hazırlayıp gruba sundu ve 16 kişi biz varız dedi. Biz de onlardan biri idik Eşrefle birlikte. İyi ki varız demişiz. Ben geçen nisan-mayıs gibi Balat’a gidip sokaklarında gezmiş, çok beğenmiştim. Ama bilen birileri ile gezmek gibi olmuyor tabi. Sevgili rehberimiz Moiz Gabay müthiş bir bilgi birikimini aktardı bize gün boyunca. Ben  onun anlattıklarını size burada anlatamam ama gördüğüm yerlerin kısacık bilgilerini ve resimlerini gösterebilirim. Heryeri daha detaylı öğrenmek isterseniz siz de Moiz Gabay’ın bir turuna katılın derim.

Geziye 10:15 te Balat Hastanesi otoparkında buluşarak başladık. Biz 6 kişi Üsküdar’da Haliç iskelesinde buluştuk önce ve Üsküdar’dan Balat’a giden vapura bindik. Anadolu yakasından gidecek olanlara tavsiye ederim. Yolu çok kolaylaştırıyor. Her buçukta yani birer saat arayla sefer var haftaiçi. Hatta haftasonları da aynı sıklıkta devam ediyor.

Grup toplanınca çok profesyonelce kulaklıklarımız dağıtıldı. Böylece sokaklarda bağırış çağırış olmadan rehberimizi rahat rahat dinledik. İlk durağımız Çıfıt Çarşısı. Çıfıt “hileci, düzenbaz” demekmiş. İlk defa burada öğrendim bunu da. Herşeyin satıldığı, her aradığını bulabileceğin dükkanlara bu ad veriliyor sanırdım.

Çıfıt çarşısı girişindeki ilk dükkan  bu:

Bu yoldan Balat’ın içerilerine doğru yürüyüşe başlıyorsunuz. Leblebiciler Sokak’tan girince karşınıza çıkacaktır.

Bu yolu devam ettiğinizde karşınıza böyle değişik kapılar da çıkıyor. Bunlar sanırım başka yerlerden çıkarılıp bu evlere monte edilmiş kapılar. Yani bu sokakların orijinal kapıları değil diye düşünüyorum.

Ama bu sokaklara da çok güzel renk katmışlar.

Balat ve Fener’in karakteristiğini taşıyan sokakların çoğunda cumbalı evler var. Büyük bir kısmı yenilenmiş ama arada çok harab durumda olanlar da var.

Mesela Makedonya’nın Ohri bölgesinden göç edenlerin kurduğu Ahrida Sinagog’unun sokağının girişindeki bu rum konağı daha farklı bir mimariye sahip. Bu binayı Ayan Caddesi ile Kürkçü Çeşmesi Sokak köşesinde görebilirsiniz.

Bu sokağa saptığınızda hemen solunuzda Ahrida Sinagog’u var. Burayı ziyaret etmek için sanırım randevu almalısınız ve saat 10:00 dan önce orada olmalısınız. 13 Martta vefat eden Balat’ın Korin ablası o zamana kadar sinagogu açıp size ev sahipliği yapıyormuş. Bu kez bizi eşi Mustafa bey ağırladı. Hemen karşısında da Yambol Sinagogu var. Burası da Bulgaristan’dan göç edenlerin kurduğu bir sinagog imiş.

İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğundan ancak kapı önünde ve bahçede çekebildim.

Sinagogun en büyük özelliklerinden biri Teva’nın dua edilen yerin merkezinde olması ve dua edenlerin etrafında oturmasıdır. Ayrıca Teva bir geminin pruvası şeklindedir.

Sinagog çıkışı hemen kaşısındaki Cafe Cumbalı’da bir Türk kahvesi için derim. Sadece kahve veren bu dükkanda çay isterseniz hemen yanındaki dükkana yönlendiriyor sizi. Biz çaydan anlamayız, bilenlere yönlendirelim diyor sahibi. Kendisi sıkı bir Balat sevdalısı. Geçen gittiğimde de orada Türk kahvesi içmiştim. Bu konuda çok iddialı 🙂

Yollarda yürürken bu tür kahve dükkanlarına çok rastlıyorsunuz. Hepsi de birbirinden güzel mekanlar. Burada bir kaç tanesini fotoğrafını paylaşmak istedim.

Mesela bu mekan insana ne kadar huzur veriyor değil mi?

Perispri ise istediğinizde kiralayabileceğiniz ve sevdiklerinizi ağırlayabileceğiniz bir mekan.

Ben gene çevredeki sinagoglara döneyim. Yıllar önce o kadar çok yahudi aile yaşıyormuş ki, bir sokakta iki, üç sinagoga rastlıyorsunuz. Şu anda tabi ki yıkık dökük duruyorlar, aktif değiller ama düşünsenize ne kadar çok kişi var ki her sinagogun kendi cemaati için neredeyse ellişer metre arayla sinagog inşa etmişler. Aşağıda sağda görülen taş bina da zamanında sinangogmuş, şimdilerde atölye olarak kullanılıyor.

Arka tarafı daha kötü durumda. Mezatçıların arasından geçip bir fotoğraf çekebildik.

Bu Mezatçılar arasında çok da güzel eskiciler var. Buradakilere pek antikacı denemez. Ama bir dükkanda bu radyoları görünce eski günlere gittik hep beraber.

Balat diyince merdivenli yokuşunda fotoğraf çektirmeden olmaz tabi. :))))

Fotoğrafta gördüğünüz bu cumbalı evleri erasmus öğrencilerine kiralıyorlarmış.

Balat’tan Fener’e giderken Fener iskelesinin önünde Sveti Stefan diğer adıyla Demir Kilise’yi görüyorsunuz.

Çok ihtişamlı görünen, daha önceleri su yedikçe sertleşen bir tahta temeli olan bu kilise önünden yol geçip de tahtalar eskimeye başlayınca hasarlanmış ve denize doğru kaymaya başlamış. Uzun yıllar yenilenmesi süren bu  kilise Ocak ayında yeniden ibadete açıldı. Bu kiliseden dünyada üç tane varmış, Arjantin, Avusturya ve Türkiye’de. Arjantin ve Avusturya’dakiler yok olmuşlar. Dolayısıyla dünyada örneği olmayan tek demir kilise. Zamanında parçalar halinde getirilen demirler burada monte edilip kilise ortaya çıkmış.

Çok yeni olduğu için iç kısmı biraz fazla pırıl pırıl. Kiliselere has o ruhani duyguyu hissedemedim açıkçası. Zaman içinde belki eski halini alır.

Yenilik olarak bir de bahçeye Stefan Bogoridi’nin  büstünü koymuşlar.

Büstün arkasında, yolun diğer tarafında görülen bina da eskiden Bulgar okulu imiş. Şimdi müze olarak kullanılıyor. Orayı da gezdirdiler bize. Imkanınız olursa bu binayı da gezin. Ben ancak iki fotoğraf koyabildim halbuki görülecek çok şey var binada.

Demir Kilisenin karşısından merdivenli yokuştan yukarı çıkarken sağda Dimitri Kantemir Sarayının kalıntılarını görüyorsunuz. Şimdilerde orada İncir Ağacı kahvesi var. Keşke daha farklı olsaydı diyor insan ama buna da şükür 🙂

Dimitri Kantemir kim derseniz :

Bu yokuşun üstünde, Haliç’ten de görülen, heybetli kırmızı bina yani Fener Rum Lisesi yer alıyor.

Inanılmaz bir mimari, inanılmaz heybetli. Şu anda 45 öğrencisi varmış sadece. Ortodoks dininden olmanız gerekiyor orada okumak için. Kız erkek karışık ortaokul ve lise eğitmi veriliyor. Bu yıl 560.cı yıllarını kutluyorlar.

Okulun çıkışında merdivenlerde resim çektirdik.

Çevresindeki binalar da onun kadar güzel.

Bu binanın hemen ilerisinde Meryemana Kanlı Kilisesi var. Esası Moğolların meryem kilisesi. Bizans döneminden günümüze kadar ayakta kalan ve hala kilise olarak kullanılan bir yer. Osmanlı İmparatorluğu döneminde camiye dönüştürülmemiş ve Rumların ibadetine bırakılmış. Hikayesi çok ilginç.

Buradan Dr. Sadık Ahmet Caddesindeki Fener Rum Patrikhanesinin yolunu tuttuk. Bahçesi yunanistandaki kiliselerin bahçelerindeki gibi taş döşeli. Görünen binalar ofislerin olduğu kısım.

Bahçede bir de çekik gözlü Isa heykeli var.

Patrikhanenin içindeki kilise de Aya Yorgi kilisesi

En çok ikonanın olduğu kilise.

Bir de Meryem ile Isa’nın birbirine baktığı bir tablo var.

Hemen kızlarım ve kendim için üç tane mum yaktım bu kilise de 🙂

Fener’den Cibali’ye doğru giderken Gül camiine uğradık. Mimarisinden de anlaşılacağı gibi Azize Theodosia Kilisesi olan bu bina 15.ci yüzyıl sonunda camiye dönüştürülmüş. Küçük Mustafapaşa hamamının arkasında yükselen bir bina. Hamama giremedik. Ben son iki yseferdir İstanbul Bienali kapsamında gelip gezdimdi bu hamamı. Görmemiş olanlara şiddetle tavsiye ediyorum. Hayran kaldığım yerlerden biri. 1996 yılında kapanan hamamın mülkiyeti Mermeriş Ticaret e geçmiş ve 2015 yılında İstanbul’un kiltir ve sanat faaliyetlerine yeni bir alan açmış bulunmaktadır.

Dünden anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Daha detaylı bilgilere mutlaka ulaşırsınız. Ama bahar geliyor, kendinize zaman ayırıp bu bölgeyi bir gezin. Yemek molasını da Vodina Kafe’de verip Balat’lı hanımların elleinden çıkma mantısını, dolmasını, açma böreğini yiyin.